-
Alındı: Ocak 28, 2008, 4:00am EET
Yukarıdaki afiş me ha penin "özel kuvvetleri" ülkü ocaklarına ait. Türban konusundaki tutumlarını halka açıklıyorlar. Üniversiteleri falan geçtim, "ne kamusal alanı ulan! Allah her yerde" diyerek, türban ve laiklik konusundaki "hassas" yaklaşımlarını "kibarca" dile getiriyorlar... Gazeteleri okuyorum, internet forumlarına gözatıyorum. me ha pe'ye oy veren laik kanatta acaip bir pişmanlık var. "Elimiz kırılsaydı da oy vermeseydik" noktasına varmış tepkiler. Halkı anlamak lazım. O kadar korkutulmuşlar dı ki, kendilerini AKP karşısında o kadar çaresiz hissediyorlardı ki, sırf AKP iktidara gelmesin diye me ha peli falan olmadıkları halde gidip oy vermişti bir kısmı. Hatta Tuncay Özkan gibileri bu konuda açık çağrıda bulunmuşlardı. Şimdilerde Tuncay Özkan mesela, bu durumu "o zaman durum öyleydi" diye açıklamaya çalışıyor. Hayır efendim! Halkı kandırmaya bir son verin. O zaman durum öyle değildi, yukarıdaki resimdeki gibiydi! Bizi milliyetçi olmadığımız için körlükle suçlayanlar, milliyetçi olunmadan anti-emperyalist olunamaz diyen beyinsizler, yukarıdaki afişe iyi bakın! Anti-emperyalist olmanın yolunun milliyetçilikten değil, antikapitalizmden geçtiğini artık anlayın. Sizi faşistlere oy vermeye çağıranlarla yollarınızı "yol yakınken" ayırın!
-
Alındı: Ocak 27, 2008, 5:00pm EET
Bu gün Mimarlar Odası'nın seçimleri var. Gelen haberlere göre Çağdaş Demokrat Toplumcu Mimarlar grubu İstanbul Anakent Şube yönetimini yeniden kazandı. AKP'nin desteklediği ileri sürülen ve 'Mimarlığın Önünü Açın' bildirisiyle medyada hayli ses getiren grup kaybetti. Konuyu takip ederken, mimarlık, kent mimarisi filan derken, kapitalizm karşıtı bir tarihçi ve aktivist olan Amerikalı akademisyen Mike Davis'in "Gecekondu Gezegeni" adlı kitabı geldi aklıma ve duymayanlara onu tanıtayım dedim. En sona da onun 'Bok İçinde Yaşamak' adlı güzel makalesini ekledim.Gecekondu Gezegeni, Üçüncü Dünya ülkelerinin kentsel bölgelerinde halen bir milyar insanın yaşamakta olduğu gecekondu mahallelerinin tarihini ve bugününü analiz ediyor. Konuyla ilgili muazzam genişlikteki literatürden aldığı ampirik verileri ustalıkla kullanan Mike Davis, yoksulların Mumbai, Kahire, İstanbul, Sao Paulo, Seul gibi onlarca megakentte verdiği hayatta kalma mücadesini betimlerken çok önemli bir dizi tespitte bulunuyor.Davis'e göre IMF ile Dünya Bankası'nın kıskacındaki devletlerin bu devasa sorunu çözmek için geliştirdiği önlemler yoksulların değil orta sınıfın işine yarıyor. Bazı liberal çevrelerin yoksulların pratik becerilerine düzdükleri ikiyüzlü methiyeler ve asıl çözüm mercii olarak gösterilen STK'lar kentlerdeki toplumsal hareketleri radikallikten uzaklaştırıyor; her yıl yüzbinlerce yoksul yaşadıkları mahallelerden zorla tahliye edilirken, boşalttıkları yerlere orta sınıf yerleşiyor. Latin Amerika'dan Orta Doğu'ya, Afrika'dan Güney Asya'ya uzanan geniş bir küresel coğrafya üzerinde karşılaştırmalı olarak kent yoksulluğunu inceleyen Davis şu soruya ulaşıyor: Pentagon'un gecekondu mahallelerini 21. yüzyılın savaş alanları ilan etmesi ile, deprem ve sel gibi doğal felaketlerde gecekondu mahallelerine sürgün edilmiş yoksulların çok daha fazla zarara uğradıkları gerçeği arasında hiç mi bağ yok? Neoliberalizmin hem tarihte eşi görülmedik boyutlara çıkardığı hem de büyük bir pişkinlikle yok saydığı yoksulluk sorununun dünya çapında kapsamlı bir haritasını çıkaran bu çarpıcı kitap okunmalı. Ayrıca, yazarın enfes bir makalesi için bkz: BOK İÇİNDE YAŞAMAK
-
Alındı: Ocak 26, 2008, 5:00pm EET
Benzer tartışmaları ben de yapıyorum çevremde. Şu sigara konusunda, içmeyenlerde garip bir kıyıcılık var. Sanki kırk yılın başında haklı oldukları bir konu bulmuşlar da gerine gerine tadını çıkarıyorlar durumun, gibi geliyor. Enis Batur bugün güzel bir yazı yazmış "sigara içme hakkı" konusunda. Paylaşayım dedim.“1 Ocak 2008 itibariyle tütün yasağı, pek çok Avrupa şehrinin ardından, başta Paris olmak üzere bütün Fransız şehirlerinin üstüne bir kâbus olarak çökmüş durumda. Bilen biliyor, azılı tiryakilerdenim ben. Dolayısıyla, tepkilerimin ve yakınmalarımın nesnel bir biçimde değerlendirilmesi beklenemez. Kaç yıl oldu, beş mi on mu, “sigara içme hakkı”nı savunmamın bedeli çıkmıştı karşıma: En hafif zılgıt “Sizin gibi okumuş yazmış birine yakışıyor mu bu?” olduydu. Böylesine kanlı konularda kimse aslında sizi dinlemeye, anlamaya yanaşmıyor, biliyorum; olsun, benim işim bu, sağırlara müzik, körlere resim, okuma yazma bilmeyenlere yazı yoluyla seslenmeyi sürdüreceğim...” devamı>
-
Alındı: Ocak 26, 2008, 12:00am EET
Keny Arkana. Arjantin kökenli Marsilyalı genç bir kadın. Bir rap şarkıcısı. Bir isyancı. Bir antikapitalist. "Helal olsun" diyor insan izleyince. Sözlerin tümü güzel ama, şarkının sonlarındaki bir cümle özellikle dikkatimi çekti. "İsyan bir çembere benzer, bir yerde başlar ama bitmez..."
-
Alındı: Ocak 20, 2008, 6:00am EET
<div class="kwout" style="text-align: center;"><img src="http://kwout.com/cutout/7/x7/if/ehr_bor_rou_sha.jpg" alt="http://www.bildirgec.org/yazi/youtube-yine-engele-takildi" height="197" title="Youtube yine engele takıldı... | bildirgec.org" width="180" style="border:none;" usemap="#kwout_7x7ifehr"/><map name="kwout_7x7ifehr" id="kwout_7x7ifehr"><area coords="51,26,80,35" href="http://www.bildirgec.org/etiket/youtube" shape="rect" alt=""/><area coords="0,7,171,23" href="http://www.bildirgec.org/yazi/youtube-yine-engele-takildi" shape="rect" alt=""/><area coords="109,26,171,35" href="http://www.bildirgec.org/etiket/mahkeme-karar%C4%B1-ile-kapat%C4%B1ld%C4%B1" shape="rect" alt=""/><area coords="85,26,104,35" href="http://www.bildirgec.org/etiket/engel" shape="rect" alt=""/></map><p style="text-align:center;margin-top:10px;"><a href="http://www.bildirgec.org/yazi/youtube-yine-engele-takildi">Youtube yine engele takıldı... | bildirgec.org</a><a href="http://kwout.com/quote/7x7ifehr"></a></p></div>Ankara Cumhuriyet Savcısı Kürşat Kayral, Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi'ne başvurarak Türkiye'de pek çok kişinin girdiği "youtube.com" sitesine erişimin engellenmesi talebinde bulundu. Sitede Mustafa Kemal'e hakaret edildiğini ve yapılan yayının durdurulması isteğinin yerine getirilmediğini belirten savcı Kayral, siteye Türkiye'den erişimin yasaklanmasını istedi. Mahkeme, siteyi engelledi ve Türkiye'de ilk kez "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun"a muhalefet edildiği gerekçesiyle bir site yasaklanmış oldu. Youtube'da Mustafa Kemal'i maymuna benzeten bir video karara gerekçe olmuş. Ya tamam, buna kızabilirsiniz ama siz siteye erişimi engellediniz diye bu tür videoların Youtube ya da başka paylaşım sitelerine yüklenmesini nasıl durduracaksınız? Böyle saçmalık olur mu? Bu zihniyetle bi bok olmaz bu memleket. Üstelik istendiğinde bu engeller de aşılabiliyor. OpenDNS ile dns ayarları değiştirilerek giriliyor veya şurada anlatılan yöntemler uygulanabiliyor. Ya da en kolayı buraya gidip Anonymouse'da siteye tek tıkla ulaşılabiliyor.Bu son derece yavaş, boktan, kesintili internete harcadığımız paralara mı yanalım, iletişim hakkımızın gaspedilmesine mi, yoksa bloglarımızın berbat olmasına mı? Üçüne de yanalım ve artık gerekli tepkiyi koyalım! Bu arada neredeyse söylemeyi unutuyordum, ikinci işletim sistemi olarak Pardus linux kullanıyorum ve Youtube'a girebiliyorum. Şaşırdım?! :)
-
Alındı: Ocak 20, 2008, 2:00am EET
İyi karikatürize edilmiş bir Amerika hikayesi. Daha doğrusu, ABD'nin hakim yüzünün, "ırkçı beyaz adamın" hikayesi...
-
Alındı: Ocak 16, 2008, 12:00am EET
Ne de çabuk geçmiş zaman...
-
Alındı: Ocak 13, 2008, 11:00pm EET
1968 hareketinin öğrenci liderlerinden, sosyalist, barış aktivisti, Pakistanlı yazar Tarık Ali'nin 31 Aralık günü Independent'ta yayımlanan makalesine yer vermek istiyorum. Benazie Butto'nun katledilmesiyle hız kazanan süreci daha iyi anlayabilmek için... "İnfazından altı saat önce İskoçya Kraliçesi Mary, kayınbiraderi Fransa Kralı III. Henry'ye “Oğluma sorumluluk veremeyeceğim için, onu, layık olduğunca sana emanet ediyorum” diye yazmıştı. Yıl 1587'ydi. 30 Aralık 2007'de, son arzusunu ve vasiyetnamesini öğrenmek üzere, katledilen Benazir Butto'nun evinde bir feodal derebeyleri meclisi toplandı. Akabinde, [vasiyetnamenin] içeriği dünya medyasına duyuruldu. Mary kuşkuluysa da, günümüzdeki muadili şüpheye hiç yer bırakmadı: Kesinlikle oğluna sorumluluk verebilirdi. Partiyi, Benazir'in 19 yaşındaki oğlu Bilawal rüşdünü kazanana kadar, (ülkedeki itibarı en kötü ve en rüşvetle kandırılabilir siyasetçilerinden biri ve halen Avrupa'da üç mahkemede yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya olan) kocası Asif Zardari ve iki emanetçiden mütevellit bir troyka yürütecek. [Bilawal] Bilahare, hiç kuşku yok ki daha sonra kendi çocuğuna bırakmak üzere, ölene kadar başkanlık koltuğuna oturacak. Resmileşmiş olması bunu daha az garip kılmıyor. Pakistan Halk Partisi (PHP), liderinin arzularına göre tasarruf edilen bir mal olarak, nesilden nesile aktarılan bir aile yadigarı gibi muamele görüyor. Ne daha az ne daha fazla... Zavallı Pakistan... Zavallı Halk Partisi yandaşları... İkisi de, bu iğrenç ortaçağ pandomiminden fazlasını hak ediyorlar. Benazir'in son kararı, seleflerinin trajik olarak kendi yaşamına mal olan yaklaşımlarıyla aynı otokratik tarzda... Bazı parti önderlerinin önerilerini dinlemiş ve Pervez Müşerref'le Washington simsarlığında yapılan anlaşmayı kabul etmemiş ya da en azından daha sonra parlamento seçimlerini boykot etmeye karar vermiş olsaydı hala yaşıyor olabilirdi. Ülkeye son hediyesi, gelecek için hiç de hayra alamet değil. Yurtdışındaki maiyetleri, genç prens ve geleceği hakkında ihtimamlı bir dalkavuk ağzıyla konuşurken; partilerine tımarlık, yandaşlarına ise serf muamelesi yapan Batı-destekli siyasetçiler nasıl ciddiye alınabilir ki... PHP'nin büyük kısmı omurgasız fırsatçılardan ibaret iç çeperinin engellenmiş ve hüzünlü yaşamlara neden olmuş olması mazeret değil. Eğer parti içi demokrasi gerçekleştirilse, bunların hepsi dönüştürülebilirdi. Partide dürüst ve ilkeli siyasetçilerden oluşan ince bir tabaka mevcut ama bunlar dışlanmış durumdalar. Hanedanlık siyaseti gücün değil, zayıflığın göstergesidir. Benazir ailesini Kennedyler'le mukayese etmekten hoşlanırdı. Ancak Demokrat Parti'nin, büyük sermayeye olan bağımlılığı bir yana, herhangi bir ailenin oyuncağı olmadığı gerçeğini göz ardı etmeyi tercih etti. Ömrünün yarısını askeri idare ile geçiren bir ülke için demokrasi meselesi muazzam derecede önemlidir. Pakistan, Kongo ya da Ruanda gibi bir “aciz devlet” (failed state) değil. [Pakistan,] işlevsiz bir devlet ve yaklaşık kırk yıldır bu durumda... Bu işlevsizliğin esasını ordunun hakimiyeti oluşturuyor ve her bir askeri iktidar dönemi işleri daha da kötü hale getirdi. Siyasal istikrarı ve istikrarlı kurumların ortaya çıkışını engelleyen budur. Askeriyeyi daima, birlikte çalışılacak tek kurum olarak gören ve ne yazık ki hâlâ da görmeye devam eden ABD, bundan doğrudan sorumlu... Kendi halinde akan suları, yıkıcı bir sele dönüştüren bu kayadır. Askeriyenin zayıflıkları iyi bilinmekte ve fazlasıyla da belgelendi. Ancak siyasetçiler taş atabilecek konumda değiller. Ne de olsa ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı John Negroponte ve İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband'ın nezaretleriyle yargıya yapılan saldırıları Müşerref başlatmadı. Yüksek Mahkeme'ye ilk olarak, başbakan Nawaz Şerif'in, efendilerinin çıkarlarına karşı kararlar verdikleri için yargıçlara fiziksel müdahalede bulunan adamları tarafından saldırı girişiminde bulunuldu. [Benazir'in] ölümüyle bazılarımız, Halk Partisi'nin yeni bir sayfa açabileceğini umduk. Ne de olsa [parti] liderlerinden biri olan baro başkanı Aitzaz Ahsan, baş yargıçlardan birinin görevden alınması üzerine ortaya çıkan halk hareketinde kahramanca bir rol oynamıştı. Ahsan, olağanüstü hal kapsamında tutuklanmış ve tek kişilik hücreye konmuş ve halen Lahore'da ev hapsi altında tutulmaktaydı. Benazir, ailenin ve hiziplerin ötesinde düşünebilme yeterliğine sahip olsaydı, askıya alınan seçimler için aday olarak onu önerirdi. Ne yazık ki olmadı. Sonucun partide çok geç olmayan bir vadede çatlak yaratacağı neredeyse kesin... Pek çok aktivist Zardari'den nefret ediyor ve eşinin çöküşünden onu sorumlu görüyor. Duygular hafifledikçe, halefiyetin yarattığı yılgınlık, PHP'nin, en muhafazakar kesimini oluşturan servet yapabilmek için canını dişine takmış kariyerist sürüsü dışındaki geleneksel yandaşlarının pek çoğuna sirayet edecek. Bunların hepsi [yine de] bertaraf edilebilirdi. Ama heyhat! Sağ iken ona öncülük eden zehirli meleğin demokrasi ile fazla alakası yoktu. Ve o şimdi, partinin muteber lideri... Bu arada bunalım içerisinde bir ülke söz konusu... Kendi siyasal kabuğunu olağanüstü hal ilanı ile korumayı beceren Müşerref meşruiyetten hâlâ yoksun... Başkan Bush'un ve Downing Caddesi'ndeki inandırıcı olmayan yardımcılarının [yani İngiliz Hükümeti'nin] sert uyarılarına rağmen, 8 Ocak'ta danışıklı bir seçimin yapılması bile artık mümkün değil. Açık olan şu ki, Benazir'i kimin öldürdüğü konusundaki resmi uzlaşma, BBC televizyonu dışında çöküyor. Benazir, ABD'den Karzai'ninki gibi eski ABD deniz kuvvetleri personelinden oluşan özel bir koruma birliği talep ettiğinde, önerinin, bunu egemenliğin ihlali olarak kabul eden Pakistan hükümeti tarafından hor görülerek reddedildiği kamuya duyuruluyor. Hillary Clinton ve Senato Dış ilişkiler Komitesi Başkanı Senatör Joseph Biden, ABD'nin başkanı devirme fikrinin mutlak bir işareti olarak, cinayet hükümlüsü yaftasını El Kaide'ye değil, Müşerref'e yapıştırıyorlar. Onların sorunu, Benazir'in ölümü ile birlikte, tek alternatifleri olarak ordunun başındaki General Eşref Kiyani'nin kalmış olması. Nawaz Şerif, ABD-Suudi ittifakına rağmen, bir Suudi kanişi ve bu yüzden de güvenilmez biri olarak görülüyor. Zavallı Şerif, neden bu durumda olduğuna şaşıyor. Onun açısından düşünüldüğünde, Washington'un emirlerini yerine getirmeye hazır. Yalnızca emperyalin mesajlarının Müşerref tarafından değil, Suudi Kralı tarafından getirilmesini tercih ediyor. Krize ilişkin bir çözüm mümkün... Bu, Müşerref'in daha az ihtilaflı bir figürle değiştirilmesini, altı ay içerisinde yapılacak gerçek bir seçime zemin hazırlamak üzere partilerin hepsinin katılımıyla oluşturulan bir hükümeti ve görevden alınan Yüksek Mahkeme yargıçlarının Benazir'in katilini korkusuz ve tarafsızca araştırmak üzere göreve iadelerini gerektiriyor. Bu bir başlangıç olabilir."
-
Alındı: Ocak 13, 2008, 11:00pm EET
Dün Kadıköy İskele Meydanı’nda toplanan yaklaşık 2500 kişi “Genel Sağlık Sigortasına Hayır” dedi. Polisin barikatını aşarak yürüyen kalabalık İskele Meydanı’na vardığında, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Nazmi Algan Platform adına basın açıklamasını okudu. Açıklamada Algan; “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası geçen sene TBMM’de kabul edilmişti. Anayasa Mahkemesi bir dizi maddesini iptal edince önce 1 Temmuz 2007’e sonra 1 Ocak 2008’e ertelendi. AKP Hükümeti şimdi veto edilen kanundan da kötü bir tasarıyı meclisten geçirmeye çalışıyor. IMF emrediyor AKP meclisten geçiyor” dedi. Genel Sağlık Sigortasının en çok kadınları ve gençleri olumsuz etkileyeceğini belirten Algan, "ev kadınlarının harcadığı karşılıksız emeği yok sayan yasa tasarısı kadınları aileye, erken evliliğe, koca eline bakmaya mahkum ediyor” dedi.
-
Alındı: Ocak 13, 2008, 11:00pm EET
Son zamanlardaki takıntım Telvin. Telvin Trio Erkan Oğur (gitarlar ve kopuz), İlkin Deniz (bas) ve Turgut Alp Bekoğlu'dan (davul) oluşan ve fusion müzik yapan müzik topluluğu. Kendilerini şöyle anlatıyorlar, ne yazık ki hala faal olamayan resmi sitelerinde: "Sözlük manası; renkler, renk vermek, karakterler demektir. Tasavvufdaki manası ise halden hale geçmek, karara doğru seyretmenin zaman içerisindeki ifadesidir. Biz bu anlayışı, halden hale seyrimizi müzikle ifade ediyoruz. 1995 yılında bir araya gelerek bir kapıdan içeriye girdik, kapıyı içeriden kapattık, dışarıya açılan kapıyı aramaktayız..."