Bir yerde okuduğum yazıyı burada paylaşıyorum. Özgür yazılımın ne olduğunu benzetmelerle anlatıyor.
Isaac Newton, türevi kullandığımız her problem başına bir komisyon alsaydı, matematik pek fazla ilerleyemezdi. Einstein izafiyet, Darwin evrim için büyük telif ücretleri talep etseydi, ne evreni, ne de yaşamı açıklayacak düzeye erişebilirdik. Bilimsel katkılarıyla dünyayı değiştiren bilim adamlarını düşünün; asıl amaçları sadece para kazanmak olsaydı günümüzdeki seviyeye ulaşabilir miydik? Bence mümkün değil!
Özgür yazılım böyle bir şeydir. Siz bir proje geliştirirsiniz ve kaynak kodunu açarsınız. Birileri sizin projenize bakar ve onu daha iyi bir hâle sokar. Böylece, yazılım sürekli daha iyi hâle gelir. Kapalı yazılımsa tamamen zıttır. Projeyi hazırlar ve her şeyi kendinize saklarsınız. Sizinkine benzer bir çalışma sürdürmek isteyen birileri çıkarsa, her şeye sıfırdan başlamak zorundadır. Boşa harcanan zamanı, emeği, uğraşı bir tarafa bırakalım, işin bir başka boyutu da var. Sanayi devrimine bakıyoruz; buhar makineleri ilk olarak İngiltere’de faaliyete geçiyor ama çığır açan gelişmeler Fransa’da yaşanıyor. Çünkü İngiltere’de büyük patent yasaları, buhar makinesinin gelişimini engellerken; Fransa’da böyle bir engel bulunmuyor. Şimdi bunu günümüze uyarlayalım; siz yazılım dünyasını etkileyecek bir proje geliştiriyorsunuz, ama ismi lâzım olmayan firmalar önce bunu biz bulduk, hakları bize aittir diye kıyameti koparıyor. Davalar, tehditler ve baskılar sonucunda vazgeçmeye zorlanıyorsunuz. Sizce bu kimin çıkarınadır? Son kullanıcının çıkarına olmadığı kesin… Eğer James Watt, buhar makinesinin Fransa’da da haklarını almış olsaydı; belki de buharlı gemilere yüz yıl geç binecektik. Sonuçta yaratılan entelektüel ürünü üreten kişi, dolaylı mekanizmalarla, içinde yaşadığı toplum tarafından finanse ediliyor, eğitimini alıyor. Bu anlamda yaratılan ürünler kolektif bir nitelik de taşıyorlar. Bireysel yaratıcılık ve kolektivitenin ortaklaşa doğurduğu bir fikri veya ürünü de bir şirket çıkıp patentini alarak tekrar son kullanıcıya yani üretenlere para karşılığı satmaya başlıyor. Bu, etik olmamasının yanında insanlığın kültürel devinimini ve bu süreçte ortaya çıkan ürünleri piyasanın insafına terk etmek anlamına geliyor. Kaldı ki burada kitlesel iletişim araçlarının tekelleşmesi sonucunda toplumsal bilincin nasıl sistematik olarak maniple edildiğini ve örneğin İsrail’in veya ABD’nin işgallerinin halklar nezdinde nasıl meşrulaştırıldığını da göz önüne almak gerekiyor. Her alanda olduğu gibi bu alanda da tekelleşme insanlığa değil ulus ötesi şirketlere ve bu şirketlerin sürdürmek istedikleri düzenin devamlılık kazanmasına hizmet eder. “
devamı….
[www.sendika.org]