
Soluk alıp verişini dinlemek istiyordum ama sadece rüzgar vardı, çok soğuktu. çok bilmesem de biraz biliyordum ki bana "çokbilmişsin" derdi bazen, çok bilmiyordum sadece biraz biliyordum!
Bugünlerde tanımlayamadığım bazı şeyler, bir anlık imge ve belki de bir hatıranın eksik hatırlanışı tüm bilincime yayılıp beni, çok bilmediğim ama biraz bildiğim bir nedenden dolayı sessizliğe gömüyor. Buna neden olan şey bazen bir koku, bazen bir renk, bazen de zihnimin ya da sizin deyişinizle yüreğimin derinliklerinden gelen kırık bir hatıra oluyor. Kimsesiz bir günün en "kimse"li bu anlarında hem yalnızlığıma hem kendime hem de “kimse”ye haksızlık ediyorum. Sonra önümdeki işi bırakıyorum, televizyon kendi kendine çalmaya başlıyor yada belki birileri kendi kendine konuşmaya başlıyor, ben de kendi kendime konuşmaya başlıyorum ki kendi kendine konuşmak dünyanın en erdemli işlerinden biridir. Kırık hatıralarımın ya da birkaç aciz imgenin beni terk ettiği ya da belki o kokunun burnumdan uzaklaştığı ya da o rengin gözümün önünden gittiği andan itibaren vefalı dostum yalnızlık, sessiz adımlarıyla yanıma yaklaşıp, kederli elini omzuma koyuyor ve biraz masum biraz da sanki her şey onun başının altından çıkıyormuş gibi muzip bir ifadeyle bakarak “devam”diyor, “devam et hayatına” orada ben uslu bir çocuk gibi önümdeki romana değil yazılara ya da televizyona değil piksellere ya da insana değil konuşan şey'e çeviriyorum gözlerimi, sadece gözlerimi...
Çok bilmediğim ama biraz bildiğim bu dünyada bazen bir şeyler oluyor ve sadece “kader” diyebiliyorum. Her Türkçe konuşanın biraz hüzünlü biraz da “ezik” olması da “kader”le“keder” arasındaki benzerlikten kaynaklanıyor belki ama unutmamak gerekir ki “ezik” sözcüğüyle “zeki” sözcüğü de aynı harflerle yazılır Türkçemde. Belki de kendimizi avutmak içindir bu. Her zekiyim diyen biraz da eziktir benim gözümde.
Çok bilmediğim ama biraz bildiğim bu güzel dünyanın kimsesiz insanlarının arasında kimseli bir kaldırımda yürürken bile çok kere duymuşumdur onu. Kendimi de iyi tanımlarım, yeri gelince de güzel konuşurum ama konuştuklarımın yarısını yapmam, konuşmadıklarımı ise genelde yaparım. O yüzden anlatıyorum bunları, yazıma başlarken kurduğum hayalleri metnin bir yerlerinde ağzımdan kaçırırım da belki vazgeçerim diye.
Diz kapağımdaki anlamsız ağrıya rağmen hızlı adımlarla biraz yol yorgunu biraz sigara sarhoşu biraz deli (çılgın değil deli!) ama her şeye rağmen insanlığa yakıştığına inandığım fikirlerimle bir yandan kendi kendime dünyanın dedikodusunu yaparken bir yandan da dünyayı (ikimiz için) kurtarıyordum. Öncesinde ılık bir rüzgarı, -ki bu ılık rüzgar lodostu ve ben lodosun ciğerini çok bilmesem de biraz bilirdim yağmur yağabilirdi- sonra sahil kıyısındaki kayalara vuran dalgaların bazı insanları ıslatışını, hatta bir keresinde dışarıdan izleyen birine göre çok komik, içeriden izleyen bana göreyse hiç komik olmayan bir hareketle ıslanmaktan kurtuluşumu, yağmaya başlayan yağmurla birlikte her sokakta bir dere, her çukurda bir göl oluşunu, saçak altlarının kediler, köpekler ve insanlarla dolduğunu bu yazıda uzun uzun betimler, kendimce edebi bir zevk de alırdım belki ama sizler sıkılırdınız. Sonra döner evlerin, arabaların hatta şehirler arası otobüslerin bile sıcak, sokağınsa soğuk olduğunu, oradan da toplumcu gerçekçi bir tavırla her aç ve evsizden her tok ve gayrimenkul zengininin sorumlu olduğunu (ki doğrudur) ya da kendisini idealizme kaptırmış romantik yazarlar gibi yağmurun yüreğime dokunduğunu ve her damlanın geçmişimden ve ondan bir şeyler hatırlattığını (ki bu da doğrudur) ya da modernist romancılar gibi herkesin bu yağmur mücadelesinde bile hatta benim iç savaşımda, onun iç savaşında, şehrin iç savaşında, sizin iç savaşınızda her yerde yalnızlık olduğunu (bunun doğruluğunu sizin taktirinize bırakıyorum) ya da postmodernist yazarlar gibi her insanın yağmurla ilgili düşüncelerini, bir yağmurun değil herkese göre yağmurun olduğunu, bu herkese göre farklı bakış açılarını yazacağım diye işi abartıp yağmurun, hatta Mikail'in bile düşüncelerini size anlatabilirdim (yoksa anlattım mı?) ama anlatmıyorum çünkü benim anlatmak istediğim, sahilde yürüdüğüm sırada, dünyada olup biten her şeye rağmen benim sadece onu düşünmemdir.
Yağmurun artmasıyla birlikte “romantiklik ile salaklık arasındaki farkı” çok bilmesem de biraz bildiğim için (bu söz de artık kabak tadı verdi) ağrısı artan dizime rağmen koşar adımlarla eve gelmiştim. Ev sıcaktı, toplumcu gerçekçilerin haklı olduğunu düşündüm, evde de yalnızdım, modernistlerin haklı olduğunu düşündüm, ter ile yağmurun birleşiminden doğan kokuda beni duraksatan, yüreğimi ağrıtan bir şeyler vardı, romantiklerin haklı olduğunu düşündüm, sonra bunları okuyanların bazılarının bana acıyacağı, bazılarının benim kafası karışmış bir aptal olduğumu düşüneceği, bazılarının “edebiyat parçalamış” diyeceği, bazılarınınsa beni anlayacağı aklıma geldi, postmodernistlerin haklı olduğunu düşündüm. Ama yine de kafası karışmış bir aptalla aramdaki farkı çok bilmesem de biraz biliyordum.
Mustafa TUTAR