1605 öğe. (0 okunmamış). Yazarlar: 38


Doğrudan faydalanıyorsunuz. Evet, bu kodları programcılar anlıyor olsa da bu programları siz kullanıyorsunuz ve değiştirilmesini istediğiniz bir yeri olursa veya aklınıza güzel bir fikir gelirse bunu programcılara iletip değiştirme ve geliştirme yapmalarını isteyebiliyorsunuz.
Bu duruma yabancı ve pek alışık olmayabilirsiniz ama özgür dünyada programları aslında kullanıcılar geliştirir, işin teknik kısmını programcılar halleder o kadar. Programcıların bir artısı kendi bilgi birikimlerini ve tecrübelerini geliştirme konusunda açık kodlardan faydalanıyor olmalarıdır.
Bunun gerçekten ilginç bir hikayesi var, oldukça da uzun, ayrıntıları iyi bilmesem de kabaca özetlemeye çalışayım;
1969 Yılında AT&T Bell Labs.'da bir grup bilgisayar programcısı UNIX dedikleri bir işletim sistemi yazdılar ancak o zamanlarda bu ticari bir program değildi ve bunun kodlarını her isteyene dağıttılar. 1980 Yılına kadar bu böyle devam etti ve UNIX oldukça popüler hale geldi. Bu tarihte AT&T bölündü ve yazılım satma izni sahibi oldu. Elinde çok popüler bir yazılım vardı. Hemen çalışmalara başlandı ve 1983 Unix sürümü binlerce dolar fiyatla satışa çıktı, bununla kalınmayarak kaynak kodun kullanılması yasaklandı.
O güne kadar serbest olan Unix kodundan mahrum kalan çevrelerin başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Çünkü UNIX'i yararlı bir sistem haline getiren pek çok programı yazarak bedavaya dağıtan programcılar şimdi AT&T'ye UNIX için para ödemek zorundaydılar! Ama kimse UNIX için yazılmış bir yığın ücretsiz programı kullanabilmek için AT&T'ye para ödemek istemiyordu. Hatta üzerindeki açık kodlu ücretsiz yazılımlarla oldukça çok kullanıcısı olan, başka bir UNIX benzeri BSD (Berkeley Software Distribution) işletim sistemi de maalesef bir miktar AT&T UNIX kodu içerdiği için ücretliydi. Bir şekilde AT&T'nin kıskacından kurtulmak gerekiyordu.
İlk çalışmaları başlatanlardan biri olan Richard Stallman açık kaynaklı bir UNIX yazılması için GNU adında bir proje başlatarak gönüllü toplamaya başladı.
Ayrıca bir başka gönüllü grup BSD'nin AT&T UNIX kodlarından arınmış bir sürümü için çalıştı ve bu çalışma 1988'de ilk meyvesini verdi, BSD NR 1 lisanssız olarak dağıtılmaya başlandı.
Andrew Tanenbaum adında bir programcı da eğitim amacıyla kullanılabilecek, açık kodlu, UNIX'e benzeyen ancak UNIX kodu kullanmayan küçük bir işletim sistemi yazdı. Kısıtlı imkanlarla çalıştığından bunun adına MINIX dedi.
1980'lerin sonunda da Intel firması meşhur 386 ailesi mikroişlemcileri (CPU) piyasaya sürmüştü. Bu işlemcilerin en büyük özelliği gerçek zamanlı olarak birden çok program kodunu aynı anda çalıştırabilmesiydi (multitasking) ve daha bir çok yeniliği vardı.
İşte bu ortamda Linus Benedict Torvalds adlı genç bir uzman da bir MINIX kopyası üzerinde geliştirme denemeleri yapmaktaydı. Ancak Linus MINIX'i değiştirmekle 386'nın bu imkanlarını kullanamayacağını gördü ve yeni bir işletim sistemi yazmaya başladı. Önceleri yazdığı sistem yine MINIX üzerinde çalışıyordu ama yazdığının MINIX'den daha iyi olduğunu gördü. Sonunda 05 Ekim 1991'de yazdığı küçük işletim sistemini tanıtan kısa bir mesajla bunu Dünyaya ilan ederek geliştirme için destek istedi. Bu yeni sisteme de Linux dedi. Bu arada çok akıllıca bir şey yaparak yeni geliştirdiği sistemin UNIX uyumlu olmasını sağladı, çünkü bu sayede bütün UNIX ve BSD programlarını da kullanabilecekti.
Tüm bu toz duman arasında Microsoft firması iyi bir hamleyle 1990 yılında Windows 3.0'ı satışa çıkardı. Pek bir özelliği olmayan basit MS-DOS işletim sistemi üzerinde çalışan bir pencere yöneticisi olan Windows 3.x sayesinde Microsoft, 386 ailesi işlemcileri olan PC pazarını adeta sildi süpürdü.
Bu sıralarda BSD'nin başı ise AT&T ile dertteydi, çünkü AT&T, BSD'nin lisansını ihlal ettiğini öne sürerek dava etmişti. Bu dava 1994 yılında sonuçlanmış olsa da gönüllü geliştiriciler bu tarihe kadar BSD'ye destek verme konusunda tereddüt yaşadılar ve BSD'nin gelişmesi pek hızlı olmadı.
Ancak GNU gönüllüleri Linux'a tam destek verdiler ve Linux kısa zamanda oldukça iyi bir sistem haline geldi. GNU projesi ise farklı bir işletim sistemi olarak labaratuvarların dışına çıkamasa da bir felsefe olarak Linux'un gelişmesine yön verdi ve GPL lisansını yazdı. Bugün Linux GPL lisansı ile dağıtılmaktadır, bu lisansı merak ediyorsanız www.pardus.org.tr/gpl.html adresine bir bakın. Sonuçta Linux, GNU projesinin somutlaşmış halidir de denilebilir.
İşte bu GPL lisansı, Linux'u BSD ve diğer UNIX sistemlerinden ayıran şeydir. Linux ve BSD mimari olarak UNIX'i temel aldıklarından kardeş sayılırlar, Linux için yazılmış bir program BSD'de kullanılabilir, ancak her ne kadar BSD de açık kaynak kodlu olsa da birisi bu kaynak kodda değişiklik yapıp ticari bir ürün olarak satabilir ve isterse kaynak kodu gizleyebilir. ( Apple firmasının MacOsX’de yaptığı gibi.) Ancak GPL sayesinde birisi Linux'un kaynak kodunu değiştirip satsa bile kaynak kodu gizleyemez ve başkalarının bunu dağıtmasına, değiştirmesine veya satmasına engel olamaz.
Buradaki Pardus Lunix İlk Sorulan Sorular belgesinden alıntıdır.
L.W.Beethoven’in 1801 yılında 17 yaşındaki öğrencisi ve aşkı olan Giulietta Gucciardi’ye adadığı ve beni inanılmaz derecede etkileyen eseri, eserdeki basitlik ve sadeliğin bu derece etkileyici olması ilginç. Gitar ile yorumlayan Michael Lucarelli, genelde herkes piyano yorumlarını dinlemiştir ama ben gitar yorumunu daha çok beğeniyorum.
Adobe Flex ile yazdığım Sunucuya dosya gönderme uygulamasında karşılaştığım ilginç bir sorun vardı. Dosya sunucuya gönderiliyor ama dosyayı alması için yazdığım PHP scripti çağırılırken sunucu HTTP 406 hatası veriyor, bu da Flexr’in (FileReferance nesnesi ioError olayı ile) #2038 hatası vermesine neden oluyordu.
Uzun süre araştırınca sorunun Apache sunucunun bir güvenlik özelliğinden kaynaklandığını buldum. Bu özellik yapılan istekleri, iseği yapan kaynağa uygun olup olmadığını araştırıyor, php scriptini swf dosyasının istemesini de hata olarak değerlendiriyor.
Her neyse çözüm şu;
Web sitesinin kök dizinindeki .htaccess dosyasını açıp içine şunları yazmak yeterli oluyor;
SECFILTERENGINE OFF
SECFILTERSCANPOST OFF
Q KLAVYENİN ORTAYA ÇIKIŞI
• Q Klavye pek çok kimsenin sandığı gibi modern klavye standardı değil tüm dünyadaki bilim çevrelerinin kabul ettiği gibi tam bir mühendislik rezaletidir.
• Ve şöyle ortaya çıkmıştır;
• Yazı makinesinin mucidi olan Christopher Latham Sholes, 1867′de icat ettiği yazı makinesinin mekanik harf kollarından herhangi ikisi aynı anda kağıda doğru havalandığında sıkışmaya neden olduklarını farkeder.
• Sholes bu problemin çözümü için, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak üzere harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görür ve Q klavye adını verdiğimiz harf dizilimi ortaya çıkar.
• Bir söylentiye göre de;
• İlk üretilen yazı makinesinin adı “Sholes & Glidden Type Writer” olarak geçer. Buradaki “Type Writer” kelimelerini oluşturan harflerin tamamı Q klavyenin en üst sırasında yer almaktadır.
• Böylece satıcılar, bir kağıda kolayca “Type Writer” yazarak ürünlerinin yeteneğini karşılarındakine gösterme şansı bulmaktadırlar.
ALTERNATİF ARAYIŞLAR
• Washington State Üniversitesinden Prof. Dr. August Dvorak, 1932 yılında İngilizce’de çok kullanılan harflerin klavyenin en kolay ulaşılabilir yeri olan orta sırasına toplandığı bir klavye dizilimi önerir.
• Dvorak’ın araştırmalarına göre, sekreterlerin parmakları gündelik yazı işleri sırasında Q klavyede 16 mil yol alırken Dvorak klavyesinde sadece 1 mil yol almaktadır.
• Ancak daktilo ustalarının Q klavyeye olan mevcut alışkanlıkları ve piyasanın Q klavye tarafından çoktan istila edilmiş olması nedeniyle ve 40 milyon daktilonun değiştirilme maliyeti ortaya çıkınca Dvorak’ın klavyesi yayılamaz ve kaybolup gider.
SONUÇ
• Yani Q klavye 1873′te mühendisliğe aykırılık abidesi olarak tasarımlanmıştı.
• Daktiloların hızlı yazma nedeniyle sık sık bozulmasına çare olarak geliştirilmişti.
• Daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, (sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde) harfler solda toplanmıştı.
F KLAVYENİN ORTAYA ÇIKIŞI
• F klavyenin babası İhsan Yener 1946′dan itibaren Türk dilinin özelliklerine uygun, standart bir klavye geliştirilmesi için resmi makamlara yazılar yazar ve,
• ‘Bilimsel bir klavye yapın, sizin yaptığınızı kabul edelim’ cevabı alır.
• Bunun üzerine yabancı uzmanların da bulunduğu bir komisyon kurulur.
• Türkçe’de kullanılmakta olan tüm kelimelerin istatistiği TDK’nın kılavuzundan yararlanarak çıkarılır ve 29.934 kelime içinde hangi harften kaçar adet bulunduğunu tespit ettikten sonra, parmakların fiziksel güçleri ve hareket özelliklerini de esas alarak harfler yerleştirilir.
• Yaklaşık 30.000 Türkçe sözün ölçü alındığı bir değerlendirmede a harfi 26.323, e harfi 16.308, k harfi 13.542, i harfi 13.384, m harfi 11.263, l harfi 10.496, t harfi 9.669, r harfi 8.698 kez geçmekteydi.
• Bunlar Türkçe’de en çok kullanılan harflerdir. Bu oran göz önünde bulundurularak söz konusu harfler, F klavyede en uygun yerlere yerleştirilmişti.
• Ellerin kullanım yüzdesi de hesaplanarak yapılan klavyede sol el yaklaşık yüzde 49, sağ el de yüzde 51 oranında kullanılacak şekilde harfler yerleştirilir.
• Türkçe’nin fonetik özelliğine uygunluk açısından sesli harfler sol elde toplanır.
• 20 Ekim 1955′te standart Türkçe klavye olarak kabul edildi.
• Türkiye’de o zaman 40 bin kadar yazı makinesi vardı.
• Bu 40 bin yazı makinesi olduğu gibi bırakılır. Amaç Gazi’nin yaptığı gibi geleceği kurtarmaktır.
• Gümrük kanunlarına ‘bundan sonraki ithalat standart Türk klavyesine uygun olacak’ diye bir madde konur.“
• 1974 yılında Türk Standartları Enstitüsü tarafından da F klavye zorunlu standart olarak kabul edildi.
F KLAVYENİN BAŞARISI
• 1955′ten itibaren uluslararası daktilografi ve steno yarışmaları başladı.
• Yarışmacılarımız bu şampiyonalarda 28 defa dünya birincisi oldular.
• Bu birinciliklerin 14′ünde dünya rekoru kırıldı.
• Hatta Fransızlar ‘Türkler yarışma için özel olarak tertip edilmiş bir klavye kullanıyorlar’ diye itiraz ettiler.
• 6 saat süren tartışmalardan sonra, Fransızlar’a siz de yapın o halde özel bir klavye’ denilmiştir.
• 2003 Dünya Bilgisayar ve Stenografi Şampiyonası’na “F klavye” ile katılan Türk yarışmacıları takım halinde dünya 2’ncisi olmuşlardır.
PEKİ YA “Q TÜRKÇE” KLAVYE
• Tüm dünyada bilgisayarın evlere girmeye başlamasıyla Türkiye’de büyük oranda bilgisayar ithal etmeye başladı.
• Ancak ithal edilen Q klavyeler ya Türkiye’de F klavye düzenine göre tekrar birleştirildi, ya da fabrikadan F klavye standardına göre istendi.
• Özellikle ikinci yöntem kullanıcıya yüklü bir maliyet demekti. Çünkü fabrikalar dünyadaki tüketime oranla az sayıdaki F klavye talebini özel üretim olarak fiyatlandırıyorlardı.
• 1990’lı yıllarda yaygınlaşan Dizüstü bilgisayarların klavyelerini F standardına dönüştürme maliyeti ise kullanıcıları caydıracak düzeyde fazlaydı.
• İşte “Q Türkçe” denilen uyduruk klavye düzeninin ortaya çıkmasına İthalatçı firmaların F klavyeye olan duyarsızlığına kullanıcıların bilinçsizliğinin eklenmesi neden oldu.
• Böylece hem fabrikalar farklı üretim yapmaktan kurtulmuş hem de Türk kullanıcıları avlanmış oldular.
F’mi, Q’mu KARŞILAŞTIRMA
• Türkçe’de en çok kullanılan harfler olan a, e, k, i, m, l, t ve r harfleri F klavyede en uygun yerlere yerleştirilmişti.
• Q klavyede ise en çok kullanılan harfler tabir caizse klavyenin en ücra köşelerine dağıtılmış durumdadır.
• Buna karşılık, örneğin Türkçe’de 30.000 sözde sadece 125 defa geçen ve en az kullanılan harf olan j harfi, Q klavyede en uygun yere konulmuştur.
• F klavyede bu harfin yerinde Türkçe’de en fazla kullanılan ünsüz olan k harfi bulunmaktadır
• Türkçe’de genel olarak sessiz harfler ve sesli harfler sözcük içinde hemen hemen eşit sayıda bulunduğu için, klavye bu harfleri her iki ele de eşit miktarda dağıtır.
• Bu iş bölümü sayesinde yorulmak nedir bilmeden saatlerce tıkır tıkır yazı yazılabilir.
• F klavyeyi 10 parmak yazan bir Türk’le, Q klavyeyi 10 parmak yazan Amerikalılara aynı İngilizce metin veriliyor.
• Amerikalılar dakikada 32–35 kelime; Türk 72 kelime yazıyor!
• HP Türkiye Genel Müdürü Şahin Tulga, SAP Teknoloji Günleri 2003′te Amerika’da aldığı eğitim sürecinden bahsederek düşünme eyleminin daima anadilde yapıldığını, bunun yaratıcılık ve özgüveni tetikleyeceğini, Türkçe için özel olarak geliştirilmiş F klavyenin de bu ana çıkış noktası nedeniyle özellikle kullanılması gerektiğini savunmuştur.
SONUÇ
• Verimlilik açısından bir İngiliz için Q klavye ne kadar kötüyse bir Türk için Q Türkçe klavye ondan daha da beterdir.
• Ve zamanında tüm dünyada gıpta ile bakılan F klavye, uluslararası başarısına rağmen, halkımızın bilinçlendirilmemesi nedeniyle bugün gençler arasında çağdışı bir klavye standardı olarak biliniyor.
• Türk dilinin özelliklerine göre on parmakla-bakmadan klâvye kullanma yöntemi için çok verimli bir Standart Türk Klâvyesi 1955 yılından beri resmen varolduğu halde,
• İngilizce dahil hiçbir dil için uygun olmayan ve 130 yıl önce on parmak yönteminin bilinmediği bir dönemde belirlenen ve Türkçe’deki binlerce sözcüğün yazılmasını zorlaştıran Q klâvyeyi modern bir klavye standardı zanneden,
• Ve bu uyduruk klavyeye eklenen, Türkçe’ye has 7 harfin, en kullanışsız yerlere bilinçsizce yerleştirilmesiyle oluşturulmuş klâvyeyi de Q Türkçe standardı olarak kabullenen kullanıcıların bu hususta bilinçsiz oluşları,
• Türkçe yazım konusunda verimliliği en az 10/1 oranında düşürmektedir.
ÇÖZÜM VAR MI?
• Şu anda tüm dünyada milyonlarca bilgisayar kullanıcısı Q klavye kullanıyor.
• İngilizce konuşan ülkelerde dahi verimliliği büyük oranda düşürdüğü kesin olarak kanıtlanmış olan ve bilim çevrelerinde eleştirilen Q klavye standardını değiştirmek maalesef imkansız görünüyor.
• Bu kadar yaygınlık kazanmış bir Dünya standardını değiştirmek hiçbir firmanın ve uluslararası kuruluşun göze alamayacağı bir maliyete ve piyasa pazar payı riskine denk düşüyor.
• Üstelik artık klavye kullanımı yakın zamanda tarihe karışacak gibi görünüyor.
GELECEK
• Artık 21.Yüzyılın iletişim sistemi ses tanıma ve el yazısı tanıma teknolojisi üzerine geliştiriliyor.
• Microsoft’un önümüzdeki yıllarda piyasaya çıkacak işletim sistemlerinde bu teknolojileri etkin şekilde kullanmaya başlayacağı biliniyor.
• Yani klavye savaşları artık her geçen gün anlamını yitiriyor.
• Klavye öyle hemen ortadan kalkmayacak, belki dinazor olarak tabir edilen 1,44MB disket sürücüler gibi uzun yıllar masaüstümüzde yerini koruyacak.
• Ama artık F klavye konusundaki başarısızlıktan ders alarak yeni teknolojiler için yatırım yapmak gerekiyor.
NE YAPMALIYIZ
• Bu teknolojiler henüz yaygın kullanıma sahip olmasada teknoloji şirketlerinin uzun zamandır en çok ARGE yatırımı yaptıkları konular olduğu biliniyor.
• Ve artık önümüzdeki 5 yıl içerisinde bilgisayarlarımızı sesli komutlarla idare edebileceğiz ve mektuplarımızı dijital kağıtlara el yazısı ile yazmaya başlayacağız.
• Dünyanın dijital bir küreye dönüşmeye başladığı 21.yüzyılda en başta TDK olmak üzere Türkiye’deki üniversiteler ve TÜBİTAK gibi kuruluşlar hiç vakit kaybetmeden başta ses tanıma ve el yazısı tanıma gibi teknolojilere Türkçe’nin de entegre edilmesi için yatırım ve çalışmalara başlamalı Türkçe’yi yurt dışındaki geliştirme labaratuvarlarının eline bırakmamalıdır.
• Microsoft Türkiye gibi önemli uluslararası bağlantıları olan kuruluşlar ve ithalatçı firmalar yeni teknoloji yazılım ve donanımlarda Türkçe’nin nasıl destekleneceği ile ilgili ortak bir çalışma grubu oluşturarak öneriden ziyade geliştirme aşamasında aktif rol oynayarak teknoloji ve insan gücü desteği sunmalıdır.
• Bizler de;
• Artık çok geç olsa da F klavyeye çağdışı bir nesneymiş gibi bakmaktan kurtulup, gurur duyulacak bir başarı olduğunu bilmekle işe başlayabiliriz.
• Ve;
• Bir 10 yıl sonra evimize aldığımız bilgisayarla iletişim kurmak için İngilizce kullanmaya mecbur kalmamak için,
• Şimdiki çocuklarımızın Türkçe’nin yok sayıldığı bir teknoloji ile yetişmesine göz yummamak için,
• Kısaca bilgisayar dediğimiz akıllı veri işleme sistemlerinin artık otomobilden beyaz eşyaya her alanda yoğun olarak kullanılacağı yakın gelecekte,
• Yeni tanışacağımız teknolojilerde ve kullandığımız tüm programlarda Türkçe desteği konusunda ısrarlı ve yön verici tavır takınmalıyız.